Esma’nın Evi, Kadınların Bedeni, İşçi Kadınların Geleceği

Oya Açan'ın yazısı Esma’nın Evi, Kadınların Bedeni, İşçi Kadınların Geleceği

“Biz böyle susarsak…” örgütlenip emeğin birliğini yaratamazsak daha çok yanar, iş cinayetlerinde hayatımızı kaybederiz. İşçi sınıfı ve emek ordusunun yüzlerce yıldır dünyanın her yerinde ve bütün zamanlarda deneyimlediği acı ama öğretici derslerden biri de bu işte budur

Oya Açan

Hangi birini sayalım?..

İş cinayetlerinin, sayılara indirgenmiş işçi ölümlerinin isyan ettirici tablosu uzanıyor önümüzde.

Çerkezköy OSB’de Hunca Kozmetik Fabrikası’nda 2000’de yine iki kadın işçi (Nazmiye İşlek ve Nazlı Acar) yanarak hayatını kaybetti.

2022’de Tuzla OSB’de üç kadın işçi yanarak hayatını kaybetti, dokuz işçi ağır yaralandı.

İki işyeri de OSB’de; ikisi de kimyasal maddelerin kullanıldığı parfüm üreten yerler!

Yıl 2005, Aralığın son günleri, Bursa Özay Grup Tekstil İthalat ve İhracat Fabrikası’nda çıkan yangında hayatlarını kaybeden tekstil işçileri Ayşe Deniz Dalan (15), Safiye Düdüş (18), Gülden Çiçek (21), Necla Deveren (27) ve 3 aylık hamile Sevgi Sesli Akpınar (22). Yangın sırasında Personel Müdürü Nilüfer Pehlivan’ı arayan işçilerin “Yangın çıktı, kapılar kilitli, ne yapalım?” sorusuna aldıkları “Camı kırın, aşağıya atlayın!” cevabı vahşi kapitalist sömürünün boyutlarını göstermesi açısından çarpıcıdır. Işçiler patlama ve yangın sırasında yoğun duman yüzünden kapıya 5-6 metre kala yığılıp kalmışlardı.

Aradan sadece 20 yıl geçti.

İSİG Meclisi kayıtlarına göre 2025’in ilk on ayında bin 737 işçi hayatını kaybetti.

Kocaeli Dilovası’nda Raviva Kozmetik parfüm dolum atölyesinde çıkan yangında üçü çocuk yaşta altı kadın hayatını kaybetti. Kimyasallarla dolu atölyede yangın tüpü bile yoktu. Yıllardır denetimsiz bir şekilde çocuk yaşta işçileri sigortasız çalıştıran atölyenin yangın merdiveni yoktu sadece tek çıkışı vardı. Kadın işçiler göz göre göre katledildi.

Esma’nın evi

Dilovası’nda kadın işçilerin katledilmesinden sonra hayatlarına dair ayrıntılar da ortaya serildi. Esma Dikan’ın evinin fotoğrafı vardı bunlardan birinde. Öyle derin bir yoksulluk akıyordu ki o derme çatma binadan Latin Amerika’nın sadece yatıp kalkmakta kullanılan favelalarını çağrıştırıyordu.

“Çağ atladığı” iddia edilen Türkiye’de Kürdistan’ın bir köşesi değildi burası… Lüksün ve sefahatin, sonradan görmeliğin en aşağılık biçimde yaşandığı Marmara Bölgesi’nin göbeğindeydi. O ev ve o kadın işçilerin bakışlarından okunan çaresizlik duygusuyla işçinin kanını, doğanın kaynaklarını doymak bilmez bir açgözlülükle sömüren kan emicilerin içinde yüzdükleri zevk ve sefa aynı bütünün parçalarıydı. Birincinin kaynağı sınır tanımaz emek sömürüsüdür; hayasız sefahat da zaten ilki sayesinde hüküm sürüyor.

Katledilmişlerdi, yüzlerinde yoksulluğun çizdiği yorgunluk kalacak akıllarımızda. Tertemiz duru bakışlarıyla çocuk yaştaki işçi kadınlar bize ne kadar çaresiz ne kadar yalnız ve çıkışsız oldukları duygusunu hatırlatacak.

Bu iş cinayeti de nasılsa birkaç ay içinde unutulur giderdi, sırtları devlet tarafından bu kadar sıvazlanıyorsa bu cinayetten de sıyrılmaları işten bile değildi. İş cinayetlerinde hayatını kaybeden yüzlerce örnek var. Patronlar kâra kâr, paraya para demesinler diye yüzlerce kadından altısı hayattan koparılıp alındı.

Ruhsat yok denetim yok yıkım kararı var uygulama yok!

Dilovası Belediye Başkanı Ramazan Ömeroğlu binanın kaçak olduğunu itiraf etti, “yıkılacaktı, ihaleye çıktık ama ihaleye giren firma olmadığı için binayı yıkamadık” dedi iş işten geçtikten sonra… NEDEN?

İhaleye giren firma olmadığı için yıkamadığınız bina işçilere mezar oldu. 2021’de verilen yıkım kararı 4 yıl boyunca NEDEN uygulanmadı peki? İşçilere mezar olan Raviva Kozmetik de 2024 yılında yıkım kararı bulunan binaya taşınmış.

Burjuvazi, derin yoksulluğu kullanarak hiçbir güvenceleri olmaksızın, sigortasız, açlık ücretine çalışan binlerce kadın bulabilir, buluyor da! Onları ölümüne çalıştırabilir, çalıştırıyor. Onları gözü kapalı ölüme gönderebilir. En son Dilovası’nda yaşadık bunu!..

Büyük çoğunluğu kandırmak oyalamak için CİMER gibi göstermelik kurumlar oluşturuyorlar. “Aksaklıkları dile getirin, eleştirilerinizi söyleyin, düzeltelim” diyorlar. Sonuç ortada! Defalarca şikayet edilmesine rağmen tek bir önlem alınmamış, insanların hayatı hiç sayılarak önlerine resmen ölüm yolu açılmış. Tek çıkış yolu makinalarla kapatılmış, yaşam yolu değil ölüm yolu açılmış burada da. Adeta harita dışına itilmiş bir alan burası, sadece atölye değil bölgenin tümü. Kürt illerinden göçüp gelmişler, Kars’tan, Urfa’dan Ağrı, Erzurum ve Muş’tan gelmişler kelimenin gerçek anlamıyla ‘hayatta kalmaya’ çalışıyorlar.

Göçmen kadın emeği onlarınkinden daha ucuz, sayıları tam olarak bilinmese de  Suriyeli, Iraklı, İranlı göçmenlerin de zaman zaman çalıştığından söz ediyorlar. “Bir can 800…” Önceleri 500 veriyormuş kan emici, sonra “arttırmış”! Patron açısından bir işçinin ederi işte bu kadar!

İşçi onuruna saldırı

Çaresizlikten, yoksulluktan eyvallah etmişler bu işçiler insan onuruna sığdıramadıkları bu kölece koşullara: “Çalışıyorduk. Affedersin köpek gibi çalışıyorduk..”

Tehditle, zorbalıkla, ekmeğini, suyunu keserek, daha da yoksullaştırarak, bu açlık sınırındaki yaşama mecbur ederek.

Kadınlar köle gibi çalışıyordu. Yemekleri yoktu, aşları yoktu. Çay bile vermiyorlardı. İçecek su yoktu, çeşmeden içiyorduk. Bir sandalye vardı, bir de masa… Genç kızlarımızın elinde bir meyve suyu vardı. Bir poğaçayı hep kapıda yiyorlardı. Oturacak, yemek yenecek bir masa, sandalye bile!

Nasılsa bunlar bize muhtaçtırlar. Ölenler hepsi yoksulluktan öldüler. Çaresizlikten öldüler. Hepsinin de durumu sıfır! ‘Siz’ diyordu ‘makineme bir zarar verin. Gününüzü göstereceğim ben size!

Bunlar, yananlar hepsi çaresizlikten yandı, hepsi yoksulluktan yandı. Biz böyle susarsak tabii, daha çok…

168 yıl önce de…

Biz böyle susarsak…” sınıf kardeşlerimizle örgütlenip emeğin birliğini yaratamazsak daha çok yanar, iş cinayetlerinde hayatımızı kaybederiz. İşçi sınıfı ve emek ordusunun yüzlerce yıldır dünyanın her yerinde ve bütün zamanlarda deneyimlediği acı ama öğretici derslerden biri de bu işte budur!

1857’de New York’ta kötü çalışma koşullarını, 10 saatlik işgününü protesto eden tekstil işçisi kadınlar grevdeyken patronun kapıları üzerlerine kilitlemesi 129 kadın işçi yanarak hayatını kaybetmişti.

Aradan 168 yıl geçmemiştir sanki; aynı yüzyılları yaşamışcasına, aynı özlem ve hayallerle doluymuşcasına süzülür acı ve öfke aynı yorgun bedenlerden, gözlerde sabitlenir.

Üzerlerine kilitlenen kapıların ardında yanarak can veren işçi kadınların yüzlerce yıl öncesinden başlayan insanca eşit yaşam çığlığı, özgürlük haykırışı duyulur adeta. Çok öncelerden başlayan o çığlık hiç susmadı…

Görünen o ki, emeğin ve kardeşliğin dünyası kurulana kadar da susmayacak!